ULUSLARARASI HUKUK KURULTAYI BAŞLADI

Ankara Barosu tarafından bu yıl onuncusu düzenlenen Uluslararası Hukuk Kurultayı, 11 Ocak 2018 Perşembe günü başladı.

Uluslararası Hukuk Kurultayı, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Avukat Özdemir Özok Kongre ve Kültür Merkezi’ndeki açılış töreniyle start aldı.

Törende Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran, TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ve Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit birer konuşma yaptı. Av. Hakan Canduran, açış konuşmasında şunları söyledi:

 

Sayın Yargıtay Başkanım, Kıymetli Barolar Birliği Başkanım,

Değerli Konuklar ve Saygıdeğer Meslektaşlarım,

Dünyanın dört bir yanından, çok sayıda Anayasa Mahkemesi üyesi, Baro Başkanı ve üyeleri, öğretim üyeleri ve avukatlar aramızda bulunuyor. Ankara Barosunun onuncu Hukuk Kurultayı’na hoşgeldiniz diyor, katılımınızdan dolayı şahsım ve yönetim kurulumuz adına şükranlarımı sunuyor, sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum. Kurultayımıza yapacağınız katkılardan dolayı teşekkür ediyorum.

Bilindiği üzere, 2016 yılı Ocak ayında gerçekleştirdiğimiz 9 uncu Hukuk Kurultayımızdan bu yana ülkemizde anayasal demokrasiyi yakından ilgilendiren önemli olaylar yaşandı.

-        15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen ve demokrasi tarihimize kara bir leke olarak geçen FETÖ darbe girişimi,

-        21 Temmuz 2016 tarihi itibarıyla uygulanmaya başlanan olağanüstü hal süreci ve yayımlanan kanun hükmünde kararnameler,

-        16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşen Anayasa referandumu

         bunlardan bazılarıdır.

 Yaşanan bütün bu gelişmelerden en büyük zarar gören kurumların demokrasi, yargı ve dolayısıyla avukatlık mesleği olduğu görülmektedir. Bu nedenle konuşmamda, 2017 yılında yargı alanında yaşanan ihlaller ile 2018 yılında demokrasi adına beklentilerimize yer vereceğim.

   Durum tespiti amacıyla 15 Temmuz darbe girişiminden itibaren yaşananları kısaca hatırlatmak istiyorum;

  • 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 3 ay süreyle Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi. 21 Temmuz 2016 itibarıyla uygulanmaya başlanan Olağanüstü Hal üçer aylık sürelerle uzatılarak 1.5 yıldır sürdürülmektedir. Olağanüstü Hal uygulaması, aynı zamanda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) dönemi olmuştur.

Darbe kalkışmasının ardından, suçluların bir an önce tespiti ve cezalandırılması ile Olağanüstü Hal’in kaldırılarak ülkenin normale dönmesi gerekiyordu. Kanun Hükmünde Kararnameler ile darbe girişimine karşı yapılması gereken mücadele, bir süre sonra özellikle muhalif kesimler üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmaya başlandı. Bakanlar Kurulu tarafından, günlük siyaset de Olağanüstü Hal Kararnameleri ile şekillendirilir hale geldi. Bu kararnameler ile gözaltı sürelerinin uzatılmasına, avukatların müvekkilleriyle görüşmelerinin kameralarla kayıt altına alınmasına ve bu görüşmelerin infaz görevlileri gözetiminde yapılmasına dair düzenlemeler yapıldı. Avukatlara getirilen bu kısıtlamalarla savunma hakkı önemli ölçüde sınırlandı. İnsan hakları, Mahkeme kararları olmadan önemli ölçüde kısıtlandı. Hiçbir gerekçe gösterilmeden ve haklarında hiçbir araştırma yapılmadan Kamu çalışanları ihraç edildi. Kanun Hükmünde Kararnameler, Olağanüstü Halin amacı dışına çıkılarak muhalif sesleri susturmanın bir aracı oldu, gazeteciler ve milletvekilleri  tutuklandı, muhalif öğretim üyeleri üniversitelerden atıldı.

-                          Anayasanın, kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlükler, hükümet sistemi, siyasal rejim, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ilkesi ve idari teşkilata ilişkin hükümlerinde önemli değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler, anayasa literatüründe “tuzak anayasa” şeklinde adlandırılan bir anayasa yapım süreciyle Olağanüstü Hal koşullarında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülerek yasalaştı.

Bu süreçte, Anayasa’nın 135 inci maddesine göre kanunla kurulmuş bir meslek kuruluşu olan ve anayasa değişikliklerinde görüş bildirmek görevi bulunan Barolardan görüşleri sorulmadı. Baroların yanı sıra hiçbir kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütü, üniversiteler, anayasa hukukçuları ve sivil toplum örgütlerinden de görüş alınmadı.

16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulan Anayasa Değişikliği, Yüksek Seçim Kurulu’nun, Seçim Kanunu’nda aksine hüküm bulunmasına rağmen tam seçim günü yayımladığı, “mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayan” kararıyla, %51,41 evet oyuyla şaibeli bir şekilde sonuçlandı. Toplumsal uzlaşma metni olması gereken Anayasa, toplumsal ayrışmanın belgesi haline geldi.

Anayasa değişikliği ile yürürlüğe giren, Cumhurbaşkanı’na aynı zamanda partisinin de genel başkanı olma olanağı veren düzenleme çerçevesinde; Cumhurbaşkanı tekrar partisinin genel başkanlığına seçildi. 16 Nisan referandumuyla, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun hemen hemen tüm üyeleri aynı zamanda parti başkanı olan Cumhurbaşkanı tarafından seçilmeye başlandı.

Bu bağlamda; Hakimler ve Savcılar Kurulu, Adli ve İdari Yargı Kararnameleri ile yüzlerce adli ve idari yargı hakimi ve Cumhuriyet savcısının görev yerini değiştirdi. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun, muhalif tüm hakimlerinin, özellikle Yargıçlar Sendikası üyelerinin görev yerlerini cezalandırma amacıyla değiştirmesi, düşünceleri ve siyasetine uymayan yargıçları başka illere ataması, Kurul’un siyasallaştığı yönündeki tezimizin ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Artık Türk yargısında  siyaset konuşulmaya başlandı. Eskiden hiç kimse, hakimlerin hangi siyasi görüşte olduğunu bilmezdi, ancak bu iktidar döneminde  partili hakim ve savcılar türedi. Oysa adaletin, hak ve hukukun, partisi, siyasi görüşü, mezhebi olmaz. Adalet siyasi unsurlarla bağdaşmaz.

Kuvvetler ayrılığı dediğimiz, yargı, yasama, yürütme erkleri ayrı güçler olması gerekirken artık tek elde birleşti. Güçlerin tek elde toplanması, anayasa yargısını ve anayasayı ortadan kaldırdı. Bugün Türkiye’de artık Türkiye Cumhuriyeti Anayasası uygulanamaz duruma geldi.

Bugün yaşananlar ile Anayasamızın 2019 yılında Cumhurbaşkanı ve Meclis seçimlerinin aynı anda yapılmasını öngören düzenlemesi birlikte değerlendirildiğinde, karşı karşıya kalacağımız rejimin, devlet biçimi olarak adı Cumhuriyet olmakla birlikte, yürütme gücünü şahsında toplayan, kişiye bağlı bir otokrasi olmayacağını, en azından buna imkan vermeyeceğini söylemek gerçekten zordur.

-                          Anayasa Mahkemesi, Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan kanun hükmündeki kararnamelere ilişkin, 1991 tarihinde verdiği ve dünya anayasa yargısına örnek kararından dönerek şekli bir yorum yaptı. Anayasa Mahkemesi bu yeni kararı ile; görev ve yetkilerini düzenleyen Anayasa’nın 148 inci maddesindeki, olağanüstü halde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmayacağı hükmü çerçevesinde, Olağanüstü Hal Kararnamelerini denetleme yetkisine sahip olmadığına karar verdi. Böylece siyasi iktidar Anayasa Mahkemesi denetiminden kurtularak Kanun Hükmünde Kararnameler ile keyfi yönetimini sürdürme olanağına kavuştu.

23 Temmuz 2016’dan bugüne kadar onlarca Kanun Hükmünde Kararname çıkarıldı. Kamudan yüz binin üzerinde kişinin ihracı, binin üzerinde özel okul, yayın kuruluşu ve derneğin kapatılması, Türk Silahli Kuvvetlerinin sil baştan yenilenmesi gibi kritik bir çok kararın hayata geçirildiği Kararnamelerle rektör atama sisteminde değişiklik, belediyelere kayyım atanması, vatandaşlıktan çıkarma, evlilik programlarına yasak, kış lastiğine düzenleme gibi farklı bir çok alanda da Olağanüstü Halin amacı dışında birçok düzenlemeye gidildi.

Son yayımlanan 695 ve 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ise hukuk devletinin sonunun geldiğini gösterdi. 696 sayılı kararnamenin 121 inci maddesi ile “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine  bakılmaksızın, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılmasına katılan sivil kişilerin de hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmayacağı” düzenlemesi yapıldı.

Sivillere yargı muafiyeti olarak değerlendirilen bu düzenleme değiştirilmediği takdirde, “sonradan meydana gelecek olaya af kanunu çıkarmak” gibi evrensel hukuk kurallarına tamamen aykırı, dünyada tek uygulama olacak ve demokrasi tarihimizde kara bir leke olarak hatırlanacaktır. Bu hüküm, paramiliter güçlerin yaratılmasına neden olacak ve ülkemizde yakın geçmişte Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da yaşanan acı olayların benzerleriyle karşılaşmamız ihtimalini yükselterek ülkeyi iç savaşın eşiğine getirebilecektir. Nitekim bu konuda tartışmalar yaşanırken, muhalefetin, yurdun bazı kesimlerinde silahlı eğitim kampları olduğuna dair bilgileri ortaya koyması, hatta SADAT, HÖH gibi isim verilen bazı yapıların medyaya yansıması, iktidarın ise bunu iç savaş çığırtkanlığı şeklinde yorumlaması, toplumda endişelerin arttığını göstermesi bakımından dikkat çekmektedir.

Ayrıca 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede yer alan, ceza muhakemesi ve infaz hukukuna ilişkin düzenlemeler de savunma hakkına müdahale niteliğinde olduğu gibi Anayasaya da aykırıdır. Bu kararname ile;

-  Zorunlu müdafiliğin kabul edildiği hallerde, müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi durumunda duruşmaya devam edilebilmesine imkan sağlanmış,

- Özellikle ilk derece Mahkemelerdeki toplu suçlarda ve istinaf mahkemelerinde; yargılamanın makul sürede tamamlanabilmesi bahanesiyle, toplanan delillerin, bilgi ve belgelerin, keşif tutanakları ve bilirkişi raporlarının duruşmada okunması yerine anlatılması yönünde düzenleme yapılmış,

- Yine yargılamaların uzamaması ve makul sürede bitirilebilmesi bahanesiyle, istinaf mahkemelerinin bozma kararı verme yetkisi sınırlandırılmış,

- Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanan ve darbeye teşebbüs suçlamasıyla cezaevinde bulunanlara, duruşmaya sevk nedeniyle ceza infaz kurumu dışına çıkarılmaları durumunda tek tip giysiler giyme zorunluluğu getirilmiştir.

Olağanüstü Hal döneminde yaşanan bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde savunma hakkının ciddi bir şekilde kısıtlandığı görülmektedir.

Yukarıda özetle değindiğimiz üzere, Ülkemizde yaşananlar, ne yazık ki baskıcı bir rejim oluştuğunu, Türkiye’nin adım adım otoriter bir yapıya büründüğünü, Olağanüstü Hal kararnameleri ile iktidarın muhalif temizliği yaptığını, Hakimler ve Savcılar Kurulunun yeni yapısıyla, hakim ve savcıların parti üyesi gibi hareket etmeye yöneltildiğini görmekteyiz. Bu saptamalar ışığında; Türkiye’de hukukun yozlaştığı artık yadsınamaz bir gerçektir.

      Peki bu tespitler sonrasında; 2018 Yılından Ne Beklemekteyiz?

      Çağımızda, insan onuruna en uygun rejim olarak kabul edilen demokrasinin temelini hukuk devleti ilkesi oluşturmakta, hukuk devleti ilkesi de bağımsız ve tarafsız yargı erkinin varlığını zorunlu kılmaktadır. Çünkü, hak ve özgürlüklerin tam anlamıyla güvence altına alınması ve kanun önünde eşitlik ilkesinin hayata geçirilmesi, ancak bağımsız ve tarafsız yargı erkinin varlığı ile mümkündür.

Geçmişte, iktidarların bir kişi ya da grupta toplanması, kanun koyan, bu kanunları uygulayan ve cezalandıran erkin tek olması, otoriter yönetimleri ortaya çıkarmış, insanlığın birçok acılar çekmesine neden olmuş, bu acı tecrübeler, kuvvetler ayrılığı ilkesini doğurmuştur. Böylece, devletin temel üç işlevini oluşturan yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden ayrılmıştır.

Güçler ayrılığı ilkesinin temeli olan hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi kararlarında, “insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet” olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımdan hareketle, Türkiye’nin tekrar bir hukuk devleti olması yönünde beklentilerimiz şunlardır;

 - Demokratik ülkelerde olağanüstü yönetim usulleri istisnai olarak kullanılır ve hukuku dışlayan keyfi bir yönetim anlamına gelmez. Olağanüstü yönetim usulleri, yürütme organına önemli yetkiler vermesine, hak ve özgürlükleri de önemli ölçüde sınırlandırmasına karşın, sonuçta “hukuk rejimi”nin bir parçasıdır. Bu nedenle Olağanüstü Hal bir an önce kaldırılmalı ve parlamenter düzene dönülmelidir.

- Anayasa’nın 121 inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların Olağanüstü Hal Kararnameleriyle düzenlenmesi olanaksızdır. Olağanüstü Hal Kararnamelerinin  “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” olağanüstü halin amacı ve nedenleriyle sınırlı olarak çıkarılmaları gerekir. Bu itibarla; Anayasa Mahkemesi’nin adlandırılmasına bağlı kalarak denetimi adla sınırlı tutması, özü ve gerçeği yadsımak ve adaleti savsaklamak anlamına gelmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa’nın 148 inci maddesiyle kendisini bağlayarak Olağanüstü Hal Kararnamelerini denetlememesi sonucu yürütme organı, Anayasa yargısı çekincesi duymadan hukuk devletine ters düşen uygulamalar içine girebilmektedir. Anayasa Mahkemesi, endişe verici boyutlara ulaşan bu duruma son vermek için Olağanüstü Hal amacı dışında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler için, içerik yönünden anayasaya uygunluk denetimi yapmalıdır.

 -Hükümet ülkeyi Kanun Hükmünde Kararname ile yönetmekten vazgeçmeli ve Olağanüstü Hal amacı dışındaki yasa tasarılarını Türkiye Büyük Millet Meclisine taşıyarak yasama işlevini etkinleştirmelidir.

- Türkiye Büyük Millet Meclisince, yargıdaki siyasallaşmanın önünü kesecek yasal düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.

- İktidarın, hakkında herhangi kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olmayan şahıslar için masumiyet karinesini ihlal edecek şekilde ithamlarda bulunması, yargıya müdahale anlamındadır. Toplumsal barışın ve adaletin gerçekleşmesi için, sorumlu makamlardaki kişiler, yargıç gibi davranmaktan özenle kaçınmalıdır.

- Yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsızlığını sağlayacak hukuksal düzenlemeler toplumsal mutabakatla gerçekleştirilmelidir. Bu bağlamda, bağımsız ve tarafsız Baroların görüş ve önerilerinin de dikkate alınması, bu mutabakatı sağlamayı kolaylaştıracaktır.

Değerli konuklar,

Kurultayda sunulacak olan bildirilerin ve yapılacak tartışmaların,  anayasal devletin daha iyi anlaşılmasına ve anayasacılığın küresel kriz noktalarının tespitine önemli katkılar yapacağına olan inancımı ifade etmek isterim.

Bu vesileyle;

Öncelikle, Cumhuriyetimizi kuran ve bizlere emanet eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizi minnetle anıyor,

Kurultay’ın başarılı bir şekilde icrası için büyük bir gayretle ve özveriyle çalışan Düzenleme Kurulu, Yürütme Kurulu ve çalışma ekibinde yer alan arkadaşlarıma ve tüm personelimize,

Kurultayı destekleyen Türkiye Barolar Birliği’ne, Çankaya ve Yenimahalle Belediyelerine,

Kurultaya, bildirileriyle, soru ve yorumlarıyla katkı yapacak olan, yurt içinden ve yurt dışından tüm katılımcılara ve izleyicilere

Baromuz yönetim kurulu ve şahsım adına şimdiden teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

 

Açılış töreninin ardından Anayasacılığın Küresel Krizi konulu açıkoturum gerçekleştirildi.

Dört gün sürecek Kurultay’ın ilk günkü programı, açılış kokteyli ve Ankara Barosu Türk Sanat  Müziği Korosu Konseri’yle son buldu.

Kurultaya, Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeleri de tam kadro katıldı.

 

 

TARİH: 11 Ocak 2018

YER: TBB Av. Özdemir Özok Kongre ve Kültür Merkezi